Tarih: 29.12.2025
Yazar: Esra Yurtseven
Editör: Umut Bağdadioğlu
Radikalleşme denildiğinde akla gelen ilk tanım “uç, irrasyonel, fanatik” davranışlar olarak görülmektedir. Ancak zihinsel bir süreç olan radikalleşme yalnızca bu davranışlardan ibaret olmamakla birlikte bireylerin kendilerini tehdit altında hissetmesi, kimliğinin zedelenmesi ve dünyaya anlam verme ihtiyacının birleşmesiyle ortaya çıkan çok boyutlu bir durumdur. Radikalleşme asıl tanım olarak bireyin siyasal, ideolojik veya dini görüşlerinde artan mutlaklık, dışlayıcılık ve şiddeti meşrulaştırma eğilimidir. Tehlikenin rasyonel olup olmaması durumu önemli değildir çünkü birey gerçek tehlikeye değil algıladığı tehlikeye tepki verir. Stres faktörünün insan zihni üzerindeki etkisi dahil olmak üzere radikalleşmeyi tetikleyen çeşitli unsurlar belirsizlik faktörü ile artmakadır. Belirsizliğin getirisi olan karmaşık gerçeklik karşısında bireyler koruma refleksi olarak sade açıklamalara yönelim sağlayarak bilişsel sadeleşme adı verilen bir çeşit siyah-beyaz düşünce durumu yaşamaktadır. Tam olarak bu noktada radikal ideolojiler karmaşık durumu azaltan zihinsel konforu sağlar.
Radikalleşme bir ideoloji olarak tanımlansa da asıl bağlantısı kimlik konusu ile ilgilidir. Her birey doğası gereği aidiyet ihtiyacı hisseder ve bu ihtiyacın yeterli karşılanmaması halinde dışlanmışlık hissi dolayısıyla da kimlik tehditi ortaya çıkar. Tehdit algısı ise kutuplaşmayı doğuran en temel faktörlerinden biridir. Sosyal Kimlik Teorisi bireyin kimliğini grup üyeliği üzerinden tanımlamasına dikkat çeker bu da iç ve dış grupları oluşturmaktadır. Bu durumda ise radikal hareketler bireye sadece fikir değil bir psikolojik sığınak sağlar.
Nöropsikolojik yönden açıklamak gerekirse tehdit algısı durumu insan beyninde çeşitli etkilere sahiptir. Tehdit algısı bireyde amigdalayı baskınlaştırarak prefrontal korteksin (eleştire düşünme) zayıflamasına sebep olmaktadır. Bu sebeple radikal düşünce beyin için “mantıksız” değil uyumlu bir tepki olarak ortaya çıkmaktadır. Diğer bir etken ise radikalleşmenin sağladığı dopamindir. Aidiyet ve kolektif mücadelenin yarattığı haz, kahramanlık duygusu ve anlam üretiminin salgıladığı dopamin ile belirsizlik ruh halinin yarattığı stres seviyesi düşmekte ve radikalleşmeyi çekici kılmaktadır.
Radikalleşme yalnızca bireysel bir süreç değildir. Yapısal şiddetin getirisi olan eşitsizlik, dışlanma ve siyasal temsil eksikliği bireyde sürekli baskı yaratan unsurlardır bunlar fiziksel şiddet üretmeden de psikolojik yaralanma yaratbilmektedir. Sürekli olan kriz ortamı radikal çözümleri meşru gösterir çünkü bireyin dünyayı “olağanüstü hal” olarak algılamasına neden olmaktadır. Buna ek olarak radikalleşme kolektif hafızanın bir ürünüdür. Süregelen aşağılanma anlatıları, mağduriyet mitleri kimlik ve öfkeyi nesiller boyu taşımaktadır.
Modern dünyada kesin doğrular ve güçlü anlam çerçeveleri ciddi anlamda zayıflamıştır. Bireyler bu anlamsızlık ve belirsizliğin getirdiği “anlam boşluğu” yani varoluşsal kaygı durumundan kaçınmak için radikal ideolojilerin sunduğu mutlak doğrulara yönelebilmektedir. Radikal ideolojilerin belirsizliğe karşı sunduğu metafizik sığınak insan beynine “güven” sinyali göndermektedir.
Radikalleşme, ani bir dönüşümden çok, çeşitli psikolojik, nörolojik, yapısal ve felsefi süreçlerin bir araya gelmesiyle meydana gelen bir olgu olarak değerlendirilmelidir. Araştırmalar, insanların doğrudan nesnel tehditler yerine algıladıkları tehditlere tepki verdiklerini göstermektedir ve belirsizliğin artışı, duygusal denge ve basit düşünme arzularını artırır. Bu çerçevede, radikal ideolojiler, hem psikolojik hem de nörobiyolojik ihtiyaçları karşılarken netlik, kesinlik ve aidiyet hissi sunarlar.
Bunun yanı sıra, kişisel duyarlılık, radikalleşmeyi yalnızca açıklamakta yeterli değildir. Süregeldikleri durumda yaşanan krizler, siyasi dışlanmalar ve yapısal eşitsizlikler, olağanüstü tepkileri meşrulaştırmakta ve toplumsal mağduriyet hikâyelerini beslemektedir. Bu tür koşullar, modern yaşamda anlam sistemlerinin sarsılmasıyla birleştiğinde, mutlak gerçeklik ve ahlaki kesinlik sunan aşırı görüşlerin yeşermesi için uygun bir zemin yaratır.
Bu nedenle, radikalleşme ile başa çıkabilmek için sadece güvenlik odaklı tedbirlerin alınmasından öteye geçmek gerekmektedir. Etkili yanıtlar, bireylerin hedef, kimlik ve psikolojik güvenlik gereksinimlerini dikkate almalı ve belirsizlik ve tehdidi aşırı bir bağlılığa dönüştüren temel unsurları ele almalıdır.
Kaynakça
Hogg, M. A. (2014). From uncertainty to extremism: Social categorization and
identity processes. Current Directions in Psychological Science, 23(5), 338–342.
Kruglanski, A. W., Gelfand, M. J., Bélanger, J. J., Sheveland, A., Hetiarachchi, M., &
Gunaratna, R. (2014). The psychology of radicalization and deradicalization: How
significance quest impacts violent extremism. Political Psychology, 35(S1), 69–93.
Jost, J. T., Glaser, J., Kruglanski, A. W., & Sulloway, F. J. (2003). Political
conservatism as motivated social cognition. Psychological Bulletin, 129(3), 339–375.
Galtung, J. (1969). Violence, peace, and peace research. Journal of Peace Research,
6(3), 167–191.
Becker, E. (1973). The denial of death. New York, NY: Free Press.