Tarih: 31.01.2026
Yazar: Umut Bağdadioğlu
Editör: Eren Yiğitoğlu
Avrupa Birliği Savunma ve Uzay Komiseri Andrius Kubilius, Avrupa'nın nükleer savunma konusunda "ABD'nin şemsiyesine bağımlı olduğunu" kabul etti. (Euronews)
Avrupa Birliği Savunma ve Uzay Komiseri Andrius Kubilius’un Avrupa’nın nükleer savunma kapasitesi bakımından “ABD’nin şemsiyesine bağımlı” olduğu yönündeki tespiti, yalnızca güncel bir güvenlik açığının itirafı değil; aynı zamanda Avrupa entegrasyonunun tarihsel sınırlarını, transatlantik ilişkinin yapısal asimetrisini ve uluslararası sistemde nükleer caydırıcılığın hâlâ merkezî bir güç unsuru olarak varlığını sürdürdüğünü gösteren çok katmanlı bir siyasal gerçekliğe işaret etmektedir. Bu ifade, Avrupa Birliği’nin kendisini normatif bir güç, sivil bir aktör ya da post-modern bir siyasal yapı olarak tanımlama çabalarının, yüksek siyaset alanında özellikle de nükleer savunma gibi varoluşsal güvenlik meselelerinde ne ölçüde sınırlı kaldığını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Soğuk Savaş sonrası dönemde Avrupa güvenliği, büyük ölçüde “stratejik rahatlık” olarak tanımlanabilecek bir bağlam içinde şekillenmiştir. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan tek kutuplu sistem, ABD’nin askeri ve nükleer kapasitesini küresel ölçekte rakipsiz kılmış; Avrupa devletleri ise bu ortamda güvenlik harcamalarını kısmış, askeri kapasite inşasını ikincil bir politika alanı olarak görmüş ve güvenliği büyük ölçüde NATO’nun, dolayısıyla ABD’nin sunduğu caydırıcılık çerçevesi üzerinden algılamıştır. Bu durum, Avrupa Birliği’nin ekonomik entegrasyonunu derinleştirirken savunma ve güvenlik alanında yapısal bir bağımlılık üretmiştir. Kubilius’un sözleri, bu tarihsel sürecin bugün hâlâ aşılamadığını ve Avrupa’nın nükleer savunma mimarisinin özünde ulus-üstü değil, dışsal bir güce yaslandığını teyit etmektedir.
Nükleer caydırıcılık, uluslararası ilişkiler teorisi açısından devletlerin varoluşsal güvenliğini garanti altına almaya yönelik en uç araçlardan biri olarak kabul edilir. Realist yaklaşım, özellikle de yapısal realizm, nükleer silahları anarşik uluslararası sistemde hayatta kalmanın nihai sigortası olarak görür. Bu perspektiften bakıldığında Avrupa Birliği’nin kendi bütüncül nükleer caydırıcılık kapasitesine sahip olmaması, onu sistemik düzeyde eksik bir aktör hâline getirmektedir. AB her ne kadar ekonomik büyüklüğü, diplomatik ağı ve normatif etkisiyle küresel siyasette belirli bir ağırlığa sahip olsa da, nükleer savunma gibi “sert güç” unsurlarında ABD’ye bağımlı kalması, onun stratejik özerklik iddiasını yapısal olarak zayıflatmaktadır.
Avrupa’nın nükleer savunma meselesindeki kırılganlığı, aynı zamanda Avrupa entegrasyonunun doğasına ilişkin teorik tartışmaları da yeniden gündeme getirmektedir. Neofonksiyonalist yaklaşımlar, ekonomik entegrasyonun zamanla siyasal ve güvenlik alanlarına “taşma” etkisi yaratacağını öngörmüş olsa da, pratikte savunma ve nükleer politika alanlarının bu mantığa direnç gösterdiği görülmektedir. Bunun temel nedenlerinden biri, savunma politikalarının doğrudan egemenlik devri anlamına gelmesi ve ulusal kimlik, tarihsel travmalar ve stratejik kültürler tarafından şekillendirilmesidir. Avrupa’da Fransa ve Birleşik Krallık gibi nükleer silaha sahip devletlerin varlığı, ortak bir Avrupa nükleer doktrini oluşturulmasını daha da karmaşık hâle getirmektedir. Nükleer kapasitenin ulus-üstü bir yapıya devri, yalnızca teknik değil, aynı zamanda derin bir siyasal meşruiyet sorunu doğurmaktadır.
Kubilius’un açıklaması, Avrupa’nın stratejik özerklik söylemi ile pratik gerçeklik arasındaki çelişkiyi de görünür kılmaktadır. Son yıllarda özellikle Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısı sonrasında Avrupa Birliği, savunma kapasitesini artırma, ortak savunma projeleri geliştirme ve ABD’ye bağımlılığı azaltma yönünde güçlü bir retorik üretmiştir. Ancak nükleer savunma söz konusu olduğunda bu söylemin somut bir karşılığı bulunmamaktadır. Nükleer caydırıcılık, uzun vadeli yatırım, siyasi kararlılık ve yüksek düzeyde stratejik uyum gerektiren bir alandır. Avrupa Birliği’nin mevcut kurumsal yapısı ve karar alma mekanizmaları, bu düzeyde hızlı ve bütüncül bir strateji üretmeye elverişli değildir.
Bu noktada NATO’nun rolü merkezi bir önem kazanmaktadır. NATO’nun nükleer caydırıcılık doktrini, büyük ölçüde ABD’nin nükleer kapasitesine dayanmakta; Avrupa’daki bazı ülkeler ise “nükleer paylaşım” düzenlemeleri aracılığıyla bu kapasiteye dolaylı olarak dâhil olmaktadır. Ancak bu düzenleme, Avrupa’nın kendi başına nükleer bir aktör olduğu anlamına gelmemektedir. Aksine, Avrupa’nın güvenliği ABD’nin siyasi iradesine, stratejik önceliklerine ve iç siyasal dinamiklerine bağlı kalmaya devam etmektedir. Kubilius’un ifadesi, bu bağımlılığın Avrupa kurumları tarafından da artık açıkça kabul edildiğini göstermesi bakımından önemlidir.
ABD’nin nükleer şemsiyesine olan bu bağımlılık, transatlantik ilişkilerde asimetrik bir güç ilişkisi yaratmaktadır. ABD, Avrupa’nın güvenliğini garanti eden başat aktör konumundayken, Avrupa Birliği çoğu zaman bu güvenlik düzeninin normatif ve ekonomik boyutlarını tamamlayan bir rol üstlenmektedir. Bu durum, kriz anlarında Avrupa’nın stratejik inisiyatif alma kapasitesini sınırlamakta ve onu ABD’nin küresel önceliklerine uyum sağlamaya zorlamaktadır. Özellikle ABD’nin Asya-Pasifik bölgesine yönelme eğiliminin güçlendiği bir dönemde, Avrupa’nın nükleer savunma konusunda kendi başına hareket edememesi, uzun vadeli güvenlik risklerini beraberinde getirmektedir.
Avrupa’nın nükleer savunma alanındaki bağımlılığı, aynı zamanda normatif güç söylemiyle de çelişmektedir. Avrupa Birliği, uluslararası siyasette hukukun üstünlüğü, çok taraflılık ve silahsızlanma gibi normatif değerleri savunan bir aktör olarak konumlanmaktadır. Ancak nükleer caydırıcılığın varlığı, bu normatif söylemin sınırlarını ortaya koymaktadır. Avrupa, nükleer silahsızlanmayı savunurken kendi güvenliğini ABD’nin nükleer silahlarına emanet etmekte; bu durum normatif tutarlılık açısından eleştiriye açık bir tablo yaratmaktadır. Kubilius’un açıklaması, bu çelişkinin artık örtük değil, açık bir şekilde dile getirildiğini göstermektedir.
Uluslararası ilişkiler literatüründe “güvenlik topluluğu” kavramı, Avrupa bağlamında sıklıkla kullanılmaktadır. Bu yaklaşıma göre Avrupa, iç savaş ihtimalinin ortadan kalktığı, karşılıklı güvenin kurumsallaştığı bir güvenlik topluluğudur. Ancak bu içsel güvenlik durumu, dışsal tehditler karşısında ortak ve bağımsız bir caydırıcılık kapasitesi yaratıldığı anlamına gelmemektedir. Avrupa’nın nükleer savunmada ABD’ye bağımlılığı, güvenlik topluluğunun sınırlarını ve dış tehditler karşısındaki kırılganlığını gözler önüne sermektedir.
Bu bağlamda Kubilius’un ifadesi, Avrupa’nın gelecekte nasıl bir stratejik yönelim benimseyeceği sorusunu da gündeme taşımaktadır. Avrupa Birliği, ya mevcut durumu kabullenerek ABD ile olan nükleer bağımlılık ilişkisini sürdürmeyi tercih edecek ya da uzun vadede kendi stratejik özerkliğini güçlendirecek adımlar atmak zorunda kalacaktır. İkinci seçenek, yalnızca askeri ve teknik bir mesele değil; aynı zamanda Avrupa kimliği, egemenlik anlayışı ve siyasal entegrasyonun nihai hedefleriyle doğrudan bağlantılıdır. Nükleer savunma kapasitesinin ortaklaştırılması, Avrupa entegrasyonunun federal bir yapıya evrilmesini gerektirebilecek kadar derin bir dönüşüm anlamına gelmektedir.
Sonuç olarak Andrius Kubilius’un Avrupa’nın nükleer savunmada ABD’ye bağımlı olduğu yönündeki tespiti, güncel bir güvenlik değerlendirmesinin ötesinde, Avrupa Birliği’nin uluslararası sistemdeki konumuna dair yapısal bir analiz imkânı sunmaktadır. Bu ifade, Avrupa’nın stratejik özerklik iddiası ile gerçek kapasitesi arasındaki uçurumu, transatlantik ilişkinin devam eden asimetrisini ve nükleer caydırıcılığın hâlâ küresel güç siyasetinin merkezinde yer aldığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Avrupa’nın önündeki temel mesele, bu bağımlılığı geçici ve yönetilebilir bir durum olarak mı göreceği, yoksa uzun vadeli bir stratejik kırılganlık olarak mı ele alacağıdır. Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca Avrupa güvenliğinin değil, aynı zamanda uluslararası sistemin gelecekteki güç dengelerinin şekillenmesinde de belirleyici olacaktır.
KAYNAKÇA
Akşemsettinoğlu, G. (2023). AB’NİN BAĞIMSIZ BİR GÜVENLİK ve SAVUNMA POLİTİKASI GELİŞTİRME DÜŞÜNCESİ ve STRATEJİK PUSULA. Güvenlik Bilimleri Dergisi, 12(1)
https://doi.org/10.28956/gbd.1134222
Selen Temizer,(2022),AB operasyonel savunma rehberi niteliğindeki 'Stratejik Pusula'sını kabul etti,Anadolu Ajansı.
Mehmet Fatih Ceylan,2025,KÜRESEL GERİLİM ORTAMINDA AVRUPA’NIN SİLAHLANMASI VE TÜRKİYE,APM
https://apm.org.tr/2025/03/26/kuresel-gerilim-ortaminda-avrupanin-silahlanmasi-ve-turkiye
Uzuner, B., & Yiğittepe, L. (2025). 75. YILINDA NATO’NUN STRATEJİK DEĞERİ VE ABD’NİN İKİLEMLERİ ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME. Stratejik ve Sosyal Araştırmalar Dergisi, 9(1)
https://doi.org/10.30692/sisad.1565988
Adem Çakır,2025,Varoluşsal Tartışmaların Gölgesinde Bir Örgüt: NATO
Sasha Vakulina,2026,Kubilius: Avrupa, ABD’nin nükleer şemsiyesinin yerini alamaz.Euronews
https://tr.euronews.com/2026/01/28/kubilius-avrupa-abdnin-nukleer-semsiyesinin-yerini-alamaz