Ana Sayfa > Yayınlar > Toplum & Kimlik > Hukukun Meşruiyeti: Yasal Olan ile Toplumsal Olan Arasındaki Gerilim
Ana Sayfa > Yayınlar > Toplum & Kimlik > Hukukun Meşruiyeti: Yasal Olan ile Toplumsal Olan Arasındaki Gerilim
Hukukun bir toplumsal ihtiyaç olarak doğuşu ve adaleti sağlama misyonu edinmesi yasa koyucular ve buna uymak zorunda kalanlar arasında yeni bir eşitsizlik terazisi kurmuştur. Hukuk, genel anlamda yazılı kurallar bütünü olarak ele alınsa da işlevsel boyutunu belirleyen temel unsur toplumsal kabuldür. Yasal olan ile meşru olan arasındaki ayrım bize modern toplumlarda hukukun yalnızca normatif değil aynı zamanda toplumsal bir zemin üzerinde yükseldiğini gösterir.
Yasal olan ile toplumsal olan arasındaki gerilim, birçok defa sosyolojik çıkarımların göz ardı edilmesinden ileri gelir. Devletlerin yasal veya ideolojik aygıtlarla dayatmaya çalıştığı düzenlemelerin, toplumsal tabanda haklı olarak görülmeyerek reddedildiği durumlarda bunu açıkça görürüz. Yasa koyma yetkisi olan organların yürürlüğe koyduğu hukuk kurallarının toplumda gerçekten doğru kabul edilmesi garanti değildir. Burada önemli olan nokta, hukukun toplumsal gerçekliğin bir yansıması olarak yasal düzenlemeler gerçekleştirmesinin gerekli olduğudur. Hukuk kuralları, içerisinde üretildikleri toplumsal koşullardan kopuk ve bağımsız hareket edemez, adalet sağlama misyonunu uygulayıcı olan toplumdan ayrık kurgulayamaz. Kolektif bilinç, kültürel kodlar ve toplumsal değerler hukukun hem oluşum sürecini hem de uygulanabilirliğini inşa eder.
Bu bağlamda sosyolojinin, hukukun yalnızca ne olduğu ile ilgili değil nasıl işliyor olduğu ile de ilgilendiğini söylemek mümkün. Meşruiyetin yasallıkla yeterli kılınması, toplumun yapısına adapte edilmesinde de yeterli olmasına bir zemin hazırlamaz. Hukuk, içerisinde bulunduğu devletin doğru ve yanlışlarına göre yazılı kurallar sunar ancak felsefi ve sosyolojik çerçeve asıl amacının toplumun faydasına yönelik eylemde bulunması gerektiğinin altını çizer.
Yasal Olan Her Zaman Meşru Mudur?
Sosyolojik literatürde yasal olan, genellikle pozitif hukuk ve Weber`in yasal-rasyonel otoritesi anlayışıyla şekillenir. Buna göre bir kural, parlamento ve anayasa hiyerarşisi gibi meşruiyet organları ve bürokratik devlet aygıtı tarafından çıkarılarak uygulanabiliyor ise yasal sayılır. Burada kuralın ahlaki tutarlılığından ziyade yetkili otoriteler tarafından resmileştirilmesi daha önceliklidir.
Modern hukuk sistemlerinin yapısını daha iyi anlayabilmek adına Weber’ in ortaya koyduğu yasal-rasyonel otorite’ ye biraz daha yakından bakabiliriz. Bu bağlamda modern devletler toplumsal kabulünü yalnızca gelenekten veya kişisel karizmatik unsurlardan değil, rasyonel olarak kurulmuş kurallar bütününden ve bu kuralların uygulanmasını mümkün kılan bürokratik yapılardan alır. Bireyler yasaya ve prosedüre göre hareket ederler.
Bu durum otomatik olarak hukukun meşruluğunun onaylandığı anlamına gelmez. Bu otorite biçiminin sürdürebilir olması, toplumun bahsi edilen kuralları zorunluluktan kabul etmesi değil gerçekten doğru ve haklı bulduğunu için kabul etmesine bağlıdır. Dolayısıyla burada meşruiyet yalnızca hukuki değil bizatihi sosyolojik bir sürece işaret eder.
Yasal – rasyonel otorite ile toplumsal rıza arasında bir ilişki olduğunu görürüz . Hukuk, rasyonel kurallar ile kendini oluşturmaya çalışırken , toplum bu düzeni kendi değer ve beklentileri üzerinden adalet yasalarını değerlendirir. Eğer bu iki alan arasında uzlaşı sağlanamazsa yasal olan ile toplumsal olan arasındaki gerilim derinleşir. Böylesi bir durumda, hukuk rasyonel bir otorite olmaktan uzaklaşır ve bireyler tarafından reddedilen bir olguya dönüşebilir.
Şirketokrasi
Hukuk sistemlerinin meşruiyetini yalnızca devlet-toplum bağlamında açıklamaya çalışmak yetersiz olacaktır. Aynı zamanda ekonomik güç odaklarının etkisi üzerinden de incelemek gerekir. Bu anlamda Şirketokrasi (korporatokrasi), şirket sahipleri ve küresel sermayenin kamu politikaları ve yasama süreçlerini kontrol etme gücünü ifade eden bir kavram olarak karşımıza çıkar. Bu yapı, neoliberal bir meta‑siyasal düzlemde bürokrasi, yasa ve anayasa hiyerarşisini işletmecilik ve kâr mantığıyla yeniden şekillendirir.
Kamu ve özel alanın birleşmesi olarak da okunabilecek bu durum, şirket çıkarının yasallaştırılması adına yasal fonksiyonların araç haline gelmesine işaret eder. Sermaye sahipleri yasa tasarısı üzerinden kendi çıkarlarını yasal hukuk kılıfına büründürür. Kamu yararının gözetilmediği, sermaye güvenliğinin esas alındığı bir amaçla hareket edilir. Bunun nasıl işlediği sorusu akıllara geldiğinde ise, açık bir biçimde toplumun dikkatini çekerek uygulanmaya çalışıldığını söylemek mümkün olmaz. Deregülasyon, özel sosyal güvenlik sistemleri, çevre yasalarında kolaylaştırmalar ve yüksek fonlama yasaları, şirketokratik düzenin yayılma şekillerinden yalnızca birkaçı.
Böylelikle yasal olan, toplumsal ihtiyaca göre değil kurumsal sermayeye göre şekillenerek gösterişçi bir meşruiyet kazanır. Buna karşın toplumsal olan, şirket sahiplerinin altında çalışacak olan işçilerin artı ürün ve emekleri, yoksulluk, doğanın tahribatı, borç köleliği ve dahası gibi kolektif vicdana ters düşen düzenle baş başa kalır.
Güç, Toplumdan Mı Yasalardan Mı Gelir?
Sosyolojik hukuk kuramlarında hukuk, toplumun kendisini düzenlemek için ürettiği toplumsal kuralların bir yansıması olarak görülür. Bu noktada Durkheim, hukuku toplumsal dayanışma kuramının bir parçası olarak ele alır. Toplumda iki tip dayanışma biçiminin olduğunu ifade eden Durkheim, hukukun da toplumun hangi dayanışma biçimine sahip olduğuna göre şekilleneceğini söyler. Mekanik ve organik dayanışma olarak ayrılan bu iki biçim, benzerlikler ve işbölümü odağında anlam kazanmışlardır. Toplumda hakim olan dayanışma biçimi hukukun türünü ve içeriğinin belirleyicidir. Bu nedenle hukuka “toplumsal dayanışmanın gözüyle görülebilen sembolü” der. Aynı zamanda Durkheim, hukuku sosyal olgu sınıfı içerisine de koymaktadır. Hukuk, bireyin dışında var olan bir yapı olmakla birlikte zorlayıcı ve nesneldir. Her birimiz doğduğumuz andan itibaren kuralları belirli bir hukuksal düzenin içinde kendimizi buluruz. Burada güç, yasal metinlerden çok toplumsal normların zorlayıcılığından ve toplumsal vicdanın hukuk kurallarına verdiği baskıdan ileri gelir. Bu nedenle hukuk, toplumsal değerlerin somutlaştığı bir “olgudur”.
KAYNAKÇA
Yükselbaba, Ü. (2017). Émile Durkheim’a göre toplum, düzen ve hukuk: Hukukun ve cezanın evrimi.
Wikipedia. (t.y.). Şirketokrasi. https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eirketokrasi
Ankara Üniversitesi Açık Ders. (t.y.). Durkheim ve Weber. https://acikders.ankara.edu.tr/mod/resource/view.php?id=35195
Yücel, M. T. (2023). Hukuk sosyolojisi dersi (Lesson of legal sociology). https://www.hukukihaber.net/hukuk-sosyolojisi-dersi-lesson-of-legal-sociology
Yüksel, M. (2012). Hukuk kültürü kavramına sosyolojik bir bakış. İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi, (35).
Ankara Üniversitesi Açık Ders. (t.y.). Durkheim’in yöntemi. https://acikders.ankara.edu.tr/mod/resource/view.php?id=77663
Kabakcı, E. (t.y.). Dayanışma. TÜBİTAK Bilim ve Toplum Başkanlığı Popüler Bilim Yayınları. https://ansiklopedi.tubitak.gov.tr/ansiklopedi/dayanisma
Yüce, Y. E. (2025). Hukuk sosyolojisi. Küre Ansiklopedi. https://kureansiklopedi.com/tr/detay/hukuk-sosyolojisi-1904c
Özer, M. (2020). Toplumsal dayanışma – Émile Durkheim. https://dinsosyolojisi.com.tr/toplumsal-dayanisma-emile-durkheim/
Öneri Yazılar